“Felsefe, proletaryada maddi silahlarını  bulurken,

proletarya da felsefede düşünsel / manevi silahlarını bulmaktadır”

Karl Marx

Düşünmenin en yoğunlaşmış tarzı olan felsefe ile buna tekabül eden eylemi birbirinden ayırmak kolay değildir.  Felsefe ile eylem ilişkisini, teori ve pratik ilişkisi olarak ele almak da mümkündür. Literatürün geneline egemen olan da budur. Tarihsel süreçte felsefe ve buna uygun düşen eylemin ortaya çıkabilmesi ve gelişebilmesi için bir ya da birden fazla nedenin olması gerekir. Aklı merkeze koyan felsefelerde, bu tür nedenler idea, ruh, monad, geist gibi -kelimenin pejoratif anlamında- metafizik kavram ve terimlerde aranır.

Marksist teorinin önerdiği kuram açısından ise bu nedensellik sınıf mücadelesinde bulunuyor. Zira tarihsel gelişimin motoru sınıf mücadelesinden başkası değildir. Ekim Devrimi’ne yol gösteren sınıf mücadelesi teorisi ise her olay ve olguya sonuçlar bakımından değil süreçler bakımından yönelmektedir. Olmuş bitmişlik değil süreklilik ve dahası “oluş” söz konusudur. Oluş’u genellikle geçmiş, şimdi ve gelecek çerçevesinde somutlamak mümkündür. Buna göre Ekim Devrimi’ni, ya da Sovyet Devrimi olarak ele alınan oluş’un da bu planda (geçmiş, şimdi, gelecek üçlemesinde) ele alınması, konunun anlaşılmasını kolaylaştırabilir. Bu da, sırasıyla devrimin arka planını, uygulanma biçimini ve hangi koşullarda sona erdiğine dair düşünmemizi gerekli kılar.

Devrim ve “Yeter Neden İlkesi”

Ekim Devrimi’nin görünüşte bir sonuç olduğunu gerçekte ise başlayan ve devam etmekte olan bir süreç (oluş) olduğunu sınıf mücadelesi teorisinin zorunlu bir sonucu olarak söylemek yanlış değildir. Bu anlamayı, tarihsel sürece yayarsak Spartaküs’ün, Roma egemen sınıflarına karşı başlattığı ayaklanmanın da, Fransız Devrimi’nin de devam etmekte olduğunu söyleyebiliriz. Aktörler, özneler, mekân ve biçim ne denli değişirse değişsin “öz” kendini, çağın koşullarına göre var etmeye devam etmektedir. Devamlılık merkezi ya da zorunlu kategoriyken, kalıcılık ise rastlantısal kategori olarak dikkatimizi çekmektedir. Emekçilerin, sanayi dönemiyle birlikte gündeme gelmesi ve ona önderlik eden devrimci öznenin (komünist partisi) ortaya çıkarak tarihsel gidişata müdahale etmesi rastlantısal bazı özelliklerle birlikte asıl olarak zorunluluğun bir sonucu olmuştur. Dolayısıyla Ekim Devrimi’nin de kalıcılıktan ziyade tarihsel bir momente karşılık gelerek belli bir görevi yerine getirdiği düşünülmelidir.

Devamlılık tarihselliği zorunlu kılıyor ki, tarihte felsefe ve eylem birbirine paralel bir yolculuk yaparken nicel ve nitel sıçramalara da yine birlikte angaje olurlar. Diyalektiğin yasalarının da vurguladığı gibi her nitel sıçrama -fizik ve sosyal dünyada olsun- nicel bir gelişmenin ürünü olarak somutluk kazanmaktadır. Devrimin tohumlarının atıldığı ve olgunlaşmaya doğru yol alınan süreçleri nicel birikim, bu birikimin yeterli olgunluğa ulaştığında nitelik kazanmasına da devrimci dönem ya da devrim anı denilebilir. Hegelci felsefede buna tarihsel momentler deniliyor. Tarihsel momentler Marksizm’in de kabulüdür.

Her olgunun ortaya çıkıp kendisini göstermesi için yeterli nedenin olması gerekir. Bu açıdan ünlü Alman filozofu Leibniz’in “yeter neden ilkesi” kuramını burada anmamız yerindedir. Ona göre de bir durumun ortaya çıkması için ona olanak veren yeterli nedenlerin oluşmuş olması gerekir. Yeterli değil de sınırlı nedenler var ise beklenen sonuç gerekli olgunlaşmayı sağlayamaz. Ekim Devrimi’nin kesintiye uğramasında “yeter neden ilkesi” ne denli bir sorun teşkil eder, tartışılması gereken bir konu olarak görünüyor.

Devrim: Kavramsal Olanın Form Kazanması

Eğer Ekim 1917’de bir devrim gerçekleştiyse bunun yeterince nedeni vardır dememiz için pek çok temel koşulun oluştuğu anlaşılıyor. Hegel’in anlayışıyla söylenirse Devrim, ussal olanın gerçekleşmesidir. Yani Ekim Devrimi, teorik olanın devrim formuna bürünmesidir, görünüşe çıkmasıdır. Tarihsel süreçte biriken evrensel felsefenin, eylemle çakışması üzerine yeni bir gerçeklik durumu ortaya çıkmıştır. Hem Hegel felsefesi açısından (düşünce maddeyi önceler) hem de Lenin açısından pratik, teoriyi izlemiştir de denilebilir. Çünkü Lenin’in “Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz,” özdeyişi, bu paralelliğe işaret etmektedir. Bu yüzden Ekim Devrimi’nin düşünsel temel kaynağı olan Marksist teoriyi, Leibniz ile birlikte bilhassa Hegel’e dayandırmak bir alışkanlık haline gelmiştir.

Marksist teorinin felsefe kadar politik ayağının da güçlü olduğunu belirtmeye gerek yoktur sanırım. Kaldı ki teorinin kuruluş yıllarındaki Engels ile birlikte özellikle Marx’ın felsefi katkıları sayılmazsa teorinin asıl olarak politika üzerinden yürüdüğü anlaşılıyor. Bu iki düşünüş biçimine bilim ve sanatı da mutlaka eklemek gerekiyor. Genel düşünceyi olduğu gibi Marksist düşünceyi de, andığımız başlıca bu dört düşünce çeşidi belirlemektedir.

Olay ve olgulara siyaset bilimi ve siyaset felsefesi gözüyle yönelen her bakış, 1800’lü yıllarla birlikte Avrupa’daki çağdaş sınıf mücadelelerini görmekte yetersiz kalmaz. Devrim, ilkin Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da edebi bir üslupla pek güzel bir biçimde belirledikleri gibi “hayalet” ve “hayali” olarak Avrupa semalarında göründü ama gerçekleşmek için Rusya topraklarına yöneldi. Ekim Devrimi’nin uzak kaynaklarını, eskiden beri sürdürülen sınıf mücadelelerinde, modern kaynaklarını ise yakın dönem sınıf mücadelelerinde buluyoruz. Bunlar teorik kaynaklar yanında Çartistler’den Narodnikler’e dek geniş bir çevreyi içine almaktadır.

Lenin ise Devrim’in teorik kaynaklarını, İngiliz ekonomi-politiği, Fransız sosyalizmi ve Alman felsefesi olarak tespit etmiştir. İlkinde artı-değer’in keşfi ve analizi bulunmaktadır. İkincisinde materyalizm ve sınıf mücadelesi anlayışı içkindir. Üçüncüsünde ise diyalektik yöntem/felsefe, teorinin temelleri olarak sunulmaktadır.

Ekim Devrimi: Ayakları Üzerinde Duran Felsefe

Avrupa işçi sınıfı, 1871’de ihtilalci bir zirveye ulaşarak Paris Komünü’nü gerçekleştirmiştir. Fiziksel ve sosyal dünyanın seyri içinde böyle tarihi momentler, eylemin felsefeyi aştığı anlardır. ‘Sözün içeriği aşması’ anlamına da gelen bu tarihi anlarda bazen eylemin, bazen içeriğin ya da teorinin öne çıkmasını ise Marksizmin Hegel’i eleştiren ve aşan özelliği biçiminde değerlendirmek uygundur. Paris Komünü, yerini teoriye bırakır, pratik onu izler. Bu süreçte II. Enternasyonal -Engels’in önderliğinde- emperyalist savaşın elinin kulağında olduğunu ve ulusların self determinasyon hakkını tartışma gündemine alır.  Dolayısıyla emperyalist savaşlar konusunda doğru öngörülerde bulunan da, ülkemiz açısından ve Kürdistan bağlamında önemli sayılanda ulusal meseleye açıklama getirenler de öncelikle Marksistler olmuştur. İttifaklar sorunu gibi ulusal sorun da “self determinasyon” anlayışı, RSDİP’nin kuruluşunda ayrıca 1914’te yazılan Lenin’in metinlerinde savunulmuştur.

Marksizm’in devrim anlayışına bakıldığında, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasında kaçınılmaz bir koşullanma olduğu anlaşılmaktadır. İlişkiler, güçlerin gelişmesi önünde engeldir. Ekim Devrimi 1917’de, bu engeli ortadan kaldırarak yeni bir sürecin başlatıcısı olmuştur. İki üç yıllık bir iç savaştan sonra Bolşevikler, iktidar olur ve SSCB Anayasası 1922’de kabul edilir. Rus burjuvazisi ve toprak ağaları ekonomik, politik ve askeri/örgütsel olarak yenilmiş ya da kontrol altına alınmıştır. Marx’ın Kapital’de estetik bir üslupla söylediği gibi “mülksüzleştirenler mülksüzleştirilmiştir”. Felsefi ve ideolojik açıdan ise eski sistemin yenilip yenilmediği tartışma kaldırır. Yine de Ekim Devrimi, dünyada bir ilki gerçekleştirdiği, “ayakları baş yaptı”ğı için çok özel bir yerde durmayı hak eder.

Aslında bu “ayak baş” metaforu nedeniyle Marx’a gönderme yapmak kaçınılmaz görünüyor. Çünkü Marx, bunu öncelikle felsefede yapmıştı: Filozof, Hegel’in baş aşağı duran düşünce sistemini tersine çevirerek ayakları üzerine oturttuğunu ileri sürmüştü. Dolayısıyla felsefedeki eksen değişikliği ile sosyal dünyadaki eksen değişikliği arasındaki diyalektiğin altını çizmek gerekir. Hatta ikincisinin, ilkini izlediği de iddia edilebilir. Bu “ayak baş” metaforu bir bakıma Ekim Devrimi’ne ilham olmuş, neticede de ülke yönetiminin sömürücü sınıflardan alınıp asıl sahiplerinin eline geçmesinin adı olmuştur.

Lenin: Materyalizm ve Ampiriokritisizm

Eski değer ve alışkanlıklar tarihin seyri içinde felsefi ideolojik planda yeni toplumun içine sızar. Deneycilik ve pozitivizm yeni biçimler alarak felsefi materyalizme de uyarlanarak Parti’nin içine kadar girer ve kadroları etkisi altına da alabilir. Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi içindeki kadroların bir kısmı kuşkusuz ki filozof düzeyinde insanlardan oluşuyordu. Burjuva ya da liberal sızmaları erkenden gören Kaustky ve daha da önemlisi Lenin bu alanda çalışmalar yapmışlardır. Lenin’in Materyalizm ve Ampiriokritisizm adlı çalışmasını burada özetlemesek bile adını anmak kaçınılmaz görünüyor. Eser halen dünya sol hareketi içinde empirizm ve pozitivizmi felsefi materyalizmmiş gibi değerlendiren kişi ve kesimlere karşı gücünü korumaktadır.

Lenin; Bazarov, Bogdanov ve Mach dâhil olmak üzere Mihaylovski, Kaustky ve Plehanov’la tartışmaları yanında Felsefe Defterleri adlı notlardan oluşan çalışmasında ana akım burjuva felsefelerini ve filozoflarını da eleştirmektedir. Sol’dan bakanlarla ana akım felsefenin aynı düzeyde kaldıklarını söylemesini şu açıklamasından anlamak olasıdır: “Bazarov’un Plehanov’a karşı, bizim dışımızda, bizim duyularımız üzerinde etkisi olmayan şeylerin var olup olmadıkları konusundaki kanıtlarının, okurun da gördüğü gibi, Berkeley tarafından da adı belirtilmeyen materyalistlere karşı ileri sürülen kanıtlardan hiçbir farkı yoktur.”

Lenin felsefe çalışmalarında felsefi-ideolojik mücadelenin önemine gönderme yaparak Türkiye sol hareketi için de büyük bir yanılgıya olanak veren deneycilik ve pozitivizmi mahkûm etmektedir. Buna göre denilebilir ki Ekim Devrimi, ekonomik ve politik mücadelenin yanında felsefi ideolojik mücadelenin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Nihayetinde Lenin bu anlayışı 1914’te yazdığı “Ekonomik, Politik ve İdeolojik Mücadele” başlıklı makalesinde kamuoyuna lanse etmiştir. Tüm bu anlayışlar ona politik dahi yanında filozof unvanını da kazandırmıştır.

İttifaklar Sorunu: Orak ve Çekiç

Lenin gibi Devrim’in pek çok kadrosu da felsefi mücadelenin ne denli gerekli olduğunun farkındadır. Yine de Ekim Devrimi, burjuva sızıntıların büyük oranda kendi bünyesine sızmasını engelleyememiştir. Ekonomik ve politik meseleler biçiminde özetlemek olasıdır burjuva sızıntıları. Engelleyememesinin ise amatörlük de dahil olmak üzere yeterince nedeni vardır. Bu engellere rağmen sömürücü sınıfların etkisinin kırıldığı oranda Devrim, dünyaya örnek olurcasına yürüyüşünü sürdürmüştür.

Lenin’in nazarında sorun “elektrifikasyon” ve “Sovyetlerin inşası” ile birlikte bunların geliştirilip sürdürülmesi sorunudur. Konunun birinci kısmı liberalizm tarafından hep hafife alınmış olsa bile, Rusya’da endüstrinin gelişimi, bu alanda isabetli düşünüldüğünü göstermektedir. Çünkü Batı ülkelerinde yüzlerce yılda kurulan modern ilişkiler Sovyetler Birliği’nde ve onu izleyen diğer Sovyetik toplumlarda 20-30 yılda tamamlanmıştır. Rusya, Çin ve benzeri ülkelerde, bugünkü zenginliğin arkasında bu ülkelerin şimdikilerden daha çok, eski kuşak emekçilerin katkısı bulunmaktadır.

Sovyetler sorunuyla bağlantılı olarak devrimin ittifakları bugün de merkezi bir sorunsal olarak ele alınabilir. Türkiye sol hareketinin Kürt özgürlük güçleriyle ittifakının hali hazırda yürürlükte olduğu düşünülürse konunun güncel olduğunu da ileri sürmek yanlış olmaz. Proletarya partisinin inşası, sınıfa bilinç taşıma, “diktatörlük” kurma gibi konular yanında, devrimin ittifakları meselesi de Lenin ve onun liderlik yaptığı Bolşevik hareketin önündeki sorunlardı. Parti, iki temel emekçi sınıfı belirledi ve bunlar arasındaki ittifaka vurgu yaptı: İşçiler ve yoksul köylülük. Bolşevik Parti’nin simgesi olan “çekiç” ile Narodnik (halkçı ve köylü) geleneğin taleplerini merkezine almış olan Sosyalist Devrimcilerin simgesi “orak” bir araya getirildi. Bu yüzden de orak-çekiç yalnız Rusya’da değil, Sovyetik uygulamaları savunan tüm dünya proletaryasının ve ezilen halk kesimlerinin simgesi niteliği kazandı.

Sosyalizmin Yarattığı Paradigma Değişiklikleri

Ekim Devrimi, yalnızca işçi ve köylülerin yaşam tarzını etkilemekle, iyileştirmekle kalmadı. Dünyaya yeni bir yönetim biçimi, devlet ve toplum modeli getirmekte de ilklere imza atmakta gecikmedi. Herkese çalışma hakkının sağlanması, sağlık, eğitim ve ulaşım hakkının anayasal güvence altına alınması yalnızca birkaç örnek. “Emeğe karşı ürün” uygulamasına bağlı olarak pek çok yeni uygulama ve bunlara bağlı olarak teorik tartışmanın da olanaklarını yaratmıştır.

Sosyal bilimlerin konusu ve yöntemi bazı bakımlardan değişti, birçok açıdan da zenginleşti diyebiliriz. Uluslararası ilişkiler bir bilim alanı haline geldi. Diyalektik ve tarihi materyalizm, düşünceyi, yaşamı ve doğayı açıklayan bir yöntem olarak ikna edici bir boyut kazandı. Yeni bir pedagoji ortaya çıktı ve buna uygun olarak etik, estetik ve bilim yapma yöntemleri gündemi işgal etmeye başladı.

Ekim Devrimi ile birlikte yerküre adeta yeniden inşa edilmeye başlamıştı. Temel çelişki olan emek ve sermaye sorunu çok daha genişleyerek kapitalist devletlerle Sovyetler arasındaki bir çatışmaya da yol açtı. Sovyet işçi sınıfı ve önderliğini yapan Parti, ülke içindeki eski ve gerici ilişkileri tasfiye etmek için mücadele yürütürken bir yandan da emperyalizme karşı savaş yürütmek durumunda kaldı. Zira Ekim Devrimi, birbiriyle düşman olan eski güçlerin, aralarındaki rekabete son verip Devrim’e karşı birleşmelerini sağlamıştı. Dahası var.

Emperyalizm, faşizm gibi çağdışı bir ideolojiyi kah keşfederek kah icat ederek başta Sovyet halkı olmak üzere dünya halklarının üzerine sürdü. Yani emperyalizm, Hitler ve Mussolini gibi yalnız Sovyetlere düşman olan değil yerkürenin canlı cansız her unsuruna vahşice saldırma göreviyle donatılmış olan figürleri sahaya indirmek durumunda kaldı. Neticede Ekim Devrimi’ne adı konmamış bir savaş açarak, bunu bölgesel düzeyde ve dünya düzeyinde etkili kıldı.

Entelektüel Alanda Konu ve Yöntem Değişikliği

  1. Emperyalist Savaş’ın da, Sovyet yönetimini yıkmak, onu dünya halklarının gözünde değersizleştirmek, ezilen halklara ve enternasyonal proletaryaya rol-model olmasını engellemek ve ülke topraklarını kapitalist pazara kazandırmak amacıyla çıktığı düşünülürse Devrim’in etkisi daha da yakından ve yakıcı bir şekilde anlaşılabilir. Ekim Devrimi ve Bolşevik mücadele, “demir perde” ve “soğuk savaş dönemi” türünden yeni bir terminolojinin üretilmesine de imkân verirken kültürel yaşama etkiler yapmıştır. Ana akım tarih biliminin, yanında sosyoloji, psikoloji, ekonomi, siyaset bilimi gibi disiplinlerin konu ve yöntemini değiştirmiştir. Emekçi sınıflar ve sınıf mücadelesi gerçeği, bu bilimlerin merkezine girmiş, konu olmuş ve bunların paradigmasını değiştirmiştir de diyebiliriz.

Planlı ekonomi yanında yeni ekonomik politikalar (NEP) iktisadın bir kategorisine dönüşmüştür. Kolhoz (tarım alanında) ve Sovhoz türünden uygulamalar, kapitalist üretim biçimine karşı yaratıcı, planlı, verimli ve eşitlikçi uygulamalar olarak geliştirilmiştir. Eğitimin, sanat ve edebiyatın kitlelerle buluşmasına ve kitleselleşmesine imkân veren de Ekim Devrimi olmuş, sosyalist-gerçekçi estetik anlayışlar felsefi-ideolojik mücadelenin bir parçası haline gelerek meşruiyet kazanmıştır. Çağ tespitlerine yenisi eklenmiştir: Proleter devrimler çağı. ‘Bütün iktidar Sovyetlere’ türünden özdeyişler Manifesto’daki “Bütün dünyanın işçileri birleşin” imgesine bağlanmıştır. Yeni davranış tarzları, yeni üretim ilişkileri, yeni bir dil ve yeni kavramlar dünyası insanlığın gündemine girmiştir. Dünya ilk defa aralarında büyük çatışmalar olan bu denli iki büyük kampa bölünmüştür: Sosyalist ve kapitalist kamp.

Bazı yorum ve ekollere bakılırsa bu sınıflar ve kamplar arasındaki mücadele, Stalin’in ölümüyle son buldu ve Rusya’da yeniden kapitalizm restore edildi. Bu tezin başını Çin Komünist Partisi’nin çektiği ileri sürülebilir. Troçkist akım ve anlayışlar ise Devrim’in çok daha erken dönemde yenildiği ya da yozlaştığı kanaatindedir. Çokça tartışma kaldıran bu anlayışlara neticede ancak yeni ve somut gelişmeler son verebildi. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldı önce. Bunu 1990 ve 91’de SSCB’nin hukuken ortadan kalması izlediğinde eski tartışmalar da yerini yeni sorunların tartışılmasına bırakmıştı: Neden yenildik!

Sınıf Mücadelesinde Mekân ve Biçim Değiştirmek

Pek çok düşün, sanat ve bilim insanı için olduğu kadar İngiliz Marksist tarihçi E. Hobsbawm açısından da 20. yüzyıl çok hızlı yaşandı, bu dönem açısından tarihte eşi benzeri görülmemiş pozisyonlar, tavırlar, ekoller, savaşlar ve devrimler birbirini izledi. Ekim Devrimi en olağan görüldüğü momentlerde dahi zaferler ve “yenilgiler” yaşıyordu. Dolayısıyla E. Hobsbawm’un “Kısa 20. Yüzyıl” saptaması ilginç bir saptamadır.

Ekim Devrimi’nin nasıl kurulduğuna, nasıl yürüdüğüne ve nasıl yıkıldığına dair tartışmalar ağırlıklı olarak politik çerçevede yapıldı. Sanat ve sosyal bilimler alanında yapılan inceleme, analiz, tartışma ve kitap çalışmaları az olmadığı gibi yapılan filmler, oynanan tiyatrolar, yazılan roman ve şiirler de az değildir. Ne yazık ki, aynı cömertliğin felsefe alanında yapılıp yapılmadığı kanaatimce tartışma kaldırır.

Ekim Devrimi’nin ve bir bütün olarak Sovyetik yönetimlerin yürürlükten kalkmış olması nasıl tanımlanır, hangi kavramlarla ifade edilebilir? Ana akım tartışmalarda kullanılan; ama sol çevrelerin de kullanmakta bir beis/sakınca görmediği “çöktü”, “yıkıldı”, “yenildi”, “sona erdi” türünden terimler olgu durumunun gerçek adları olabilir mi? Sanmıyorum diye yanıtlayacağım.

Amerikalı akademisyen Fukuyama, “tarihin sonu” ifadesini kullanarak liberalizmin zaferini ilan ederken haklı olabilir mi? Haklı olmadığı son yirmi otuz yıllık süreçte meydana gelen, savaş ve sömürüden başka bir şey olmayan gelişmelerden anlaşılmaktadır. Emek sömürüsü var olduğu sürece, emekçilerin mücadelesinin sona ermesini düşünmek anlamlı görünmüyor. Kaldı ki sosyal tarihte ve sosyal bilimlerde “son” ibaresini kullanmak naif düşünmek yanında meseleyi çarpıtmak, gerçekliğin önüne perde çekmek anlamına gelir. Peki, bir hareketin “yenilmesi” ve “yıkılması” Marksizmin yanlışlanması anlamına gelir mi?

Deneyciler ve pozitivistler açısından bu sorunun yanıtı “evet”tir. Bu anlayış fizik bilimlerinde olduğu gibi sosyal bilimlerde de tarihsel ve fiziksel gerçeklerle örtüşmüyor. Çünkü deneycilik ve pozitivizmin bakışı gerçekleri yansıtsaydı, Paris Komünü ’nün yenilgisiyle birlikte eşitlikçi toplum teorileri de “yenildiği” için yanlışlanmış olurdu. Tersine sınıf mücadelesi emekçiler lehine daha yüksek bir nicelik ve nitelik kazanarak tarihsel ilerlemesini sürdürmüştür. Paris çok daha sınırlıydı ama bir dizi özgünlüğün mekânı olmuştu. İkinci tarihsel moment diyebileceğimiz Sovyetik deneyimler ise eşitlikçi teorinin ete kemiğe bürünmesi anlamına gelir. Üçüncü tarihsel momentin, dünya durdukça etkili olacak yeniliklere neden olması imkânsız değildir.

Felsefi-ideolojik Bilinç ve Proletarya

“Yenilme”, “yıkılma”, “çökme”, “sona erme” terimleri, çağı açıklayan terimler olmamakla birlikte, kullanıldığında da sınırlarının çizilmesi icap eder. Örneğin “yenilme” veya “yıkılma” hayatın her alanında, teorinin her boyutunda mıdır? Tepeden tırnağa bir “yenilgi”, “yozlaşma” ya da “yıkılma” söz konusu olabilir mi? Bu şekilde toptancı bir negatif bakışın da olup biten somut durumu layıkıyla ifade ettiğini düşünmek zor görünüyor.

Çin, Doğu Avrupa ve Küba gibi Sovyetik yönetimler yanında Ekim Devrimi de esasen politik ve örgütsel düzeyde bir “yıkım” ve “yenilgi” yaşamıştır. Toplumsallaştırılmış olan feodal ve burjuva özel mülkiyet, her türlü zenginliğin kaynağı olan Sovyet emekçilerinin elinden alınarak elit bir sömürücü sınıfın kılınmıştır. Halklar maddi zenginlikleri kaptırmış olsa da “teori” halen dünya halkları ve proletaryanın elindedir. Teorinin ya da kavramsal olanın “yenilmesi” söz konusu değildir. Öyle düşünmek maddi gerçeklere de mantığı da terstir. Zira ‘kavramsal olanın yenilmesi’ başka bir deyişle ‘ideolojik olanın son bulması’ aklın kurallarına olduğu gibi sınıflı toplum yaşamının gerçeklerine de uymaz.

Devrimin teorik kazanımları, etik ve estetik değerleri, en önemlisi de felsefi-ideolojik yapısı hali hazırda dünya proletaryasının elinde yenilmez bir silah olarak, çağın karanlığına karşı tutulmuş bir projeksiyon işlevi görmektedir. Bu tutulan projeksiyon sayesindedir ki, Afrika ve Asya’nın, Avrupa ve Amerika’nın azımsanmayacak pek çok alan, bölge ve merkezinde emekçilerin mücadelesi devam etmektedir.

Unutmamak gerekir ki, Devrim’in biçimindeki değişiklikten ziyade özü önemlidir. Bu yüzden Ekim Devrimi başlamış ve değişik formlara bürünerek ve farklı mekânlara taşınarak devam etmektedir. Yazının başında Ekim Devrimi’nin, Rus egemen sınıflarını politik ve örgütsel olarak yenmelerine karşın aynı başarıyı felsefi-ideolojik bakımdan gösteremedikleri ileri sürülmüştü. Şimdi aynı düşünceyi tersten iddia etmek pekâlâ mümkündür. Stalin’in ölümünden sonra veya 1990’la birlikte yeni Rus burjuvazisi, iktidara gelmiş olsa bile (politik ve örgütsel çerçevede), felsefi-ideolojik bakımdan proletaryayı “yenmesi” mümkün olmamıştır.

Devrimde Aktüel ve Potansiyel Diyalektiği

Aktüel olarak bir sınıfın veya halk hareketinin “yenilmesi” analitik düşünce  (liberalizm) açısından gerçek anlamda bir yenilgidir. Buradan bakanlara sorarsanız, sınıfın ya da hareketin yenilmesi yanlış ve haksız kategorisine tekabül eder. Oysa analitik değil de diyalektikten bakıldığında aktüel olarak “yenilen” pek çok hareketin geri çekildiği, bu süreçte potansiyel olarak güç topladığı ve uygun tarihsel ve toplumsal koşullara denk geldiğinde daha büyük bir imkâna dönüştüğü tecrübeyle sabittir. Mesela Kürt hareketi, dört milletvekili hapse atılıp da kesintiye uğradığında yirmi milletvekiline yükseliyor, onlar baskı altına alınıp da tam bir “yendik” ifadesi kullanıldığında, bir süre sonra görülüyor ki seksen temsilci halini alıyor. Dolayısıyla aktüel olanla potansiyel olan birbirini izler.

Ne var ki analitik bakış, devrim mücadelesinde potansiyel biriktirme dönemlerini “yenilgi”, ve “yıkım” terimiyle karşılamak istiyor. Çünkü bu bakış açısı, aktüelle potansiyel arasındaki diyalektiği görmediğinden, devrimin fiziksel olarak yenilmesini düşünsel olarak da “yenilmesi” biçiminde okuyor. Hâlbuki doğada olduğu gibi toplumda ve düşüncede de hiçbir şey yok olmuyor, düşüncenin de “yok” olması, “yenilmesi” düşünülemez.

Marksist düşünceler, gerçekliğe karşılık geldiği sürece “çöküş”ten muaf olduğu gibi en fazla “geri çekilme”den söz edilebilir. Doğru düşüncelerin geri çekilmesi, tali plandadır ve kendini yeniden gözden geçirme, sınama, güçlendirme nedeniyledir. Her devrim potansiyeli Liebniz’in dile getirdiği gibi “yeter koşul” gerçekleştiğinde harekete dönüşür ve form kazanır. Yeterli ya da gerekli koşulların oluşum süreci ise kuşkusuz ki karmaşıktır. Bu karmaşa içinde karşı devrim mekanizması da boş durmaz. İlkel olgunlaşır, durum yenilenir. Devrimci durum devrime dönüşür.

Ekim Devrimi: Yoldan Çıkmış Tarihin, Rotasına Girmesi  

Liberal tarih yazımı ve sosyal, siyasal tarih okumaları açısından Ekim Devrimi bir “sapma”dır. Çünkü bu türden resmi tarihler açısından asıl tarih insanlığın sınıflı, sömürücü zamansal-serüvenidir. Üstelik de bu anlayışa göre günümüzdeki eşitsiz dünya düzeni, dünya kurulalı beri hep böyledir. Bolşevikler ve geniş anlamda komünistler bu “olağan” gidişatın yolunu değiştirerek -tabir caizse- tarihi yolundan saptırmışlardır. Bu açıklamanın baştan sona yanlış olduğunu gösteren çok sayıda açıklama olduğunu hatırlatmakla yetinsek iyi olur.

Bolşevikler, gerçek tarihi yolundan saptırmak değil, sınıflı topluma dönüşerek zaten yoldan çıkmış olan tarihi, rotasına sokmak istemişlerdir. Şöyle de denilebilir:  Bolşevikler Ekim Devrimi ile sınıflı ve sömürücü bir çizgiye kayarak aslında yolundan çıkan gidişatın gerçek rayına oturmasına vesile olmuştur. Yani liberal anlayışların aksine Devrim’le birlikte tarih asıl, doğal rotasına girmek üzere bir hamle yapmış ama bu ortaya çıkan sonuç, öznenin ve nesnel durumun yeterince olgunlaşmamış halinden dolayı kalıcı hale gelememiştir. Yine de bütün öznel ve nesnel veriler sürecin olgunlaşacağını, suyun doğal yatağını bulması gibi insanlık tarihinin de asıl akması gereken gerçek mekânını bulacağını gösteriyor.

Marksist teori, düşünce tarihinde ortaya sergilenen ve esasen egemen sınıflara hizmet eden çok sayıda analiz, saptama, açıklama, dünya görüşü ve teoriye karşı savaş açarak kendini inşa etti. Bu mücadele kapsamında Marx, P. Proudhon ile polemiğinde özel (burjuva, feodal) mülkiyete son vermenin gerekli ama yeterli koşul olmadığını, özel mülkiyet sistemini ortaya çıkaran ilişkilerin devrime tabi tutulmasını ileri sürmüştü. Marx’ı izleyenler, onun bu tezine ne denli uymuşlardır? Sovyetik uygulamaların yürürlükten kalkmasında  “özel mülkiyeti yaratan ilişkiler”in etkisizleştirilememesinin bir rolü var mıdır? Bunların merkezi sorunlar olduğunu iddia etmek, meseleyi abartmak anlamına gelmemelidir. Elbette meydana çıkan sonuçları bir nedene indirgeyerek veya sınırlı sebepler ileri sürerek açıklamak, olay ve olgu durumlarına sığ bakmak anlamına gelir.

Lenin: Zafer Mutlaka Bizim Olacaktır!

Ekim Devrimi’yle birlikte, Marksist teori bir yandan somutluk kazandı bir yandan da kavramsal planda gelişimini sürdürdü. Devrim, kendi çağına kadar olmadık zenginlikte sosyal ve siyasal düşüncenin ortaya çıkmasına olanak verdi. Devrim anı, bir yandan emekçi mücadelesinin nitel sıçramaya dönüştüğü uğrak olurken buna kuşkusuz ki insanlığın biriktirdiği bilgi zenginliği ya da bunun en yoğunlaşmış formu olan felsefe de eşlik etti. Dahası evrensel felsefenin, devrim biçimini alarak felsefenin proletaryada maddi bir güce dönüşmesi anlamını kazandı. Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılında bu biçimlerden birisinin de Rojava koşullarında gerçekleşip gerçekleşmediğini tartışmak yararlı olabilir. Sınırlı bir iddiayla da olsa enternasyonal proletarya ve dünya halkalarını moralize etme işlevi görmekte ve devrimci mücadeleyi operasyonal hale getirme potansiyeli taşımakta olduğu söylenebilir.

Lenin 1923’te yazdığı “Kooperatifçilik Üzerine” adlı yazısında politik devrimin, sosyal devrim ve kültür devrimi ile devam etmesini öneriyor ve bunları Ekim Devrimi’nin önüne önemli bir görev olarak koyuyordu. Bu devrim aşamaları ne denli gerçekleşebildi? Eğer Lenin’in öngörüleri ve önerileri yaşama geçmiş olsaydı, başka bir dünya mümkün olabilir miydi? Varsayımsal karakterdeki bu düşünceler ve sorular zaman zaman tartışıldığı gibi önümüzdeki süreçlerde de tartışılacağa benziyor. Sovyetik yönetimlerin büyük zaferler yaşadıktan sonra bugün açısından yürürlükten kalkmış olması, Devrim’i ve değerleri anmamızı gerektirse bile o büyük ve şanlı zaferi kutlamayacağımız anlamına gelmez.

Konuyu, Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren emekçilerin, halkın, kadınların, aydınların ve kadroların yanında devimin filozofu da olan Lenin’e değinerek bitirmek uygun görünüyor. Devrim tartışmalarında, felsefenin (devrimci teori diye okuyun) gücünü gören bireye özel bir rol vermek tezlerimizin mantığına paraleldir. Bu açıdan Lenin’i “özel bir birey” olarak tanımlamak abartı sayılmamalıdır. Ekim Devrimi’nin ilk günlerinde “İktidarı Kendi Elinize Alın” başlıklı konuşmasıyla halka seslenen oydu: “Halkın çoğunluğu bizimledir. Dünyanın her yanındaki emekçi ve ezilen insanlar bizimledir. Bizim davamız adalet davasıdır. Zafer mutlaka bizim olacaktır.”