Günümüz Öyküsü

“Ben bu yazıda (Yeni Dergi, sayı 94, Ocak 1972) yenilik hikâyemizin önüne dikilebilecek en büyük tehlikeden, “kemiksiz hikâyeden söz etmek istiyorum,” der Tomris Uyar ve devam eder: “Nedir “kemiksiz hikâye”? Hikâyeye belkemiği olamayacak bir duyarlığı, olay niteliği bile taşımayan yalınkat bir olayın çevresinde boyuna sömürmek; olayı ya da atmosferi beslemek kaygısıyla hikâyeyi sayfalar boyu uzatıp o ufacık belkemiğini de seyreltmek, ipin ucunu kaçırmak; imgelere, inceliklere, güzel saptamalara yaslanırken hikâyeyi söze boğmak, örgenselliği yitirmek.”

Hece Öykü’nin 79. sayısından öğrendiğimiz kadarıyla son beş yılda (2012-2016) 1.255 yeni öykü kitabı çıkmış. Yazı boyunca yerli yazar ve onların kitapları üzerine yorumlar yapılacaktır, bunun da altını çizmiş olayım. Yukarıdaki eleştiriyi 1.255 kitabın en az yarısı için rahatlıkla yapabiliriz. Çünkü öykü yazmaya yeni başlayanlar işi “bir derdim var ben de anlatayım,”a indirgiyor ki bu çok yanlış. Herkesin derdi var! Demek ki mesele derdi yazmak değil. Kişisel olarak bir öyküyü incelerken kendi açımdan şu beş şeyin karşılığını aramaya çalışıyorum:

Giriş/sonuç: Herkesin buram buram “zamansızlık” koktuğu şu zamanda sadece öykü için değil tüm edebî ya da sanatsal işlerde giriş büyük önem taşıyor. Yazar işi gücü bırakıp okuru mu düşünecek? Tabii hayır, ama işin ucunda daha yolun başında okuru kaçırmak da var. Ben giriş cümlelerinin öykünün genelini de ele vereceği kanaatindeyim. Sonuç kısmında ise sahamız öykü olunca yazarın işi zorlaşıyor. Çünkü geniş geniş bir şeyler anlatılmadı, dar alanda kısa paslaşmalarla sonuca gelindi, buraya kadar gelen okurun beklediği şey, onu ters köşe yapmanızdır. Tür olarak da öykü buna çok müsaittir. Öyle bir an olacak ki okur bir süre diğer öyküye geçemeyecek, yutkunacak bir şeyler yapma ihtiyacı hissedecek ki kafası dağılsın, böyle bir son!

Merak unsuru: Annem çok sık beyaz (yoğurt) çorbası yapardı. Bolca yapardı çünkü soğuk içmesi de güzel olurdu. Kocaman tencerede onu karıştırırken hep tuzu atıp atmadığından emin olamazdı. Çorba kesilecek diye karıştırmaya da ara veremezdi ki tadına baksın. Alın size müthiş bir merak unsuru! Bazı öyküler hiç hoşuma gitmez ama daha girişte merak unsurunu öyle bir yerleştirir ki yazar, öyküyü sonuna kadar okurum. Okurun belleğini ve dikkatini dinç tutacak yegâne şeylerin başında gelir merak unsuru.

Hikâye: Aslında en çok aldanılan kısım. Hem yazar hem de okur için. Çünkü anlatılacak hikâyelerinizin olduğu sizin yazar olacağınız anlamına gelmez. Her güzel yemek yapan aşçı olmuyor. Günümüz öykü yazarları, öykülerinde dert edindikleri şeylerle yeteri kadar hemhâl olmuyorlar. Dert de pişer, hikâye de. Yani hiçbir güzel hikâye sıcağı sıcağı anlatılamaz. Önce içinizde yazacaksınız, kendiniz okuyup, dinleyeceksiniz. Ve hikâye kendini yazdıracak, siz onu değil.

Dil: Bunu birkaç farklı seçeneklere ayırmak gerekiyor. Ama çok dallanıp budaklanmasın diye burada kısaca üzerinde duracağım. Günümüz öyküsünün en zayıf halkası maalesef. Çok eskilere gitmeyelim, 2016 yılında çıkan öykü kitaplarının neredeyse tamamını okudum ya da inceledim. Dile hassasiyet gösteren ve bu alanda benden geçer not alacak beş yazar seçin deseniz inanın çok zorlanırım. Bunun olmasının başlıca sebebi, öykü yazarlarımızın olmazsa olmaz diyebileceğimiz öykü kitaplarını okumamalarından kaynaklanıyor. Bence dil, öncelikle benzeyeni bulmakla olur yani her yazar dönemin önde gelen öykücülerini okuyacak ki ona öykünsün. Yolun başında öykünmek de taklit etmek de hiçbir sakınca yoktur. Lakin ipin ucunu kaçırmamak şartıyla! Böylelikle genç yazar dilini oturtacak ve öykündüğü yazardan farklı olarak birkaç hamle yaparak “özgün sesi”ni bulacaktır. Dil dediğimiz şey deneye yanıla olacak bir meziyettir. İlham değil çalışmak esastır. Bu ara başlık altında imla ve yazım konusuna da değinmem gerekiyor ama bir dokunursanız bin ah işitirsiniz. Keşke yazarlarımız açıp arada sözlük ve yazım kılavuzu okusa!

Anlatım: Okur, iyi okur, aslında yazarın neyi anlattığından ziyade onu nasıl anlattığıyla ilgilenir. Çünkü çoğu öyküde anlatılan şeyi okur ya yaşamıştır ya da ona tanık olmuştur. Bu sebeple okur, yaşadığı/hissettiği şeyleri onu şaşırtan/büyüleyen bir anlatımla okumak ister.  Ki, haklıdırlar da! Yazar, okurun eniştesi, anneannesi, dayı, mahalledeki teyzesi, bakkalı değil, kitaplığında ve gönlünde duracak kalem erbabı olmalıdır. İyi bir anlatım dili yakalamak sadece yazdığı türden okumalar yapmakla da mümkün olmaz. Farklı alanlar da iyi bir okur, okur olmanın yanında değişik sanat dallarında da altyapı gerektirir.

Kişisel öykü değerlendirmem olan beş şeyi kabaca anlatmaya çalıştım. Tabii ki bunların beşini aramıyorum öykülerde ama beni yakalaması için de bunlardan en az ikisinde çok kuvvetli olması gerekiyor. Çok yakın zamana kadar böyle bir ölçütüm yoktu. Ama gerçekten okumaya/yazmaya çok az vakit ayırabiliyoruz çoğumuz. Ve bir şeyi sonuna kadar okumak zorunda değiliz. Seçici olmamız gerekiyor ve bunda ısrar etmemiz gerekiyor ki yazar da kendine çekidüzen versin.

Benim “günümüz öykücülüğü” için kanaatim pek iç açıcı değil. Öykülerde özensizlik, acelecilik ve tekdüzelik hâkim. Her yıl sadece birkaç yazarı önerebiliyorum soranlara, çünkü daha fazlası yok. Keşke çıkan yüzlerce yeni kitaptan hiç olmazsa yarısı bizi ihya etse. “Bir şeyler göstermeyen yazılı dil yoktur,” diyor Roland Barthes. Ve yine konu ile alakalı “İnsan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır,” diyor Sartre. Günümüz öyküsü bize “bir şeyler göstersin” ve “yeni yeni söylemlerle özgün anlatımlar” yapsın, dileğim budur! Umut elbette bâki. Yeni bir başlığa geçmeden “günümüz öykü okuru” bir şeyler diyeyim. Çok az ve özel bir kitleler, onlar bizim canımız ama çok sessizler. Ve çoğu olanı beğendim/beğenmedim demekle geçiştiriyor. Sayfalarca yaz, metni irdele, dediğim yok ama kestirip atmakla da olmuyor. Nesnel eleştiri ölçütleri kadar kişisel eleştiri ölçütleri de önemlidir. İyi bir öykü okuru bir kitabı neden beğenir ya da beğenmez bunu bize kısa kısa yazmalılar diye düşünüyorum! Sosyal medya araçları her okurun dergisi gibi artık ve çoğu yazar da bu ortamların müdavimi. Demek ki okura da iş düşüyor, onun da sorumluluğu var “günümüz öyküsü” adına…

Öykü Dergiciliği

Dergiler bitmez, bin yıl geçse de devam ederler varlıklarını sürdürmeye. Öykü dergiciliği bakımından hiç de fena değiliz. Çok güzel ve iz bırakan birçok öykü dergisi çıkmış zamanında. Ama konumuz onlar değil. Dergilerin günümüz öyküsü üzerine etkileri ve öykü dergilerimiz hakkında çok genel birkaç şey söyleyeceğim.

Yayımlanan öykü kitapları genel olarak kötüyse suçun beşte biri dergilerindir. Çünkü eğer bir dergi (öyküyü ciddiye alan) ahbap çavuş ilişkisi gütmeden işliyorsa kötü öyküye asla yer vermez. Dergiye öykü gönderen insanın heyecanına saygı duyuyoruz ama her heyecanın sonu mutlulukla bitmez. Şu devirde öykü dergisi çıkarmaya niyet etmiş bir ekip müthiş bir sorumluluk altına girdiğini fark etmelidir. İyi öykü çok az, yazan çok fazla. Yapılacak tek şey, kişisel tüm çıkarları bırakıp iyi öykünün peşinde olmaktır. Genç yazar, elbet üzülecek, kendini Kaf Dağı’nda görecek ve yazdığı öykünün kusursuz olduğunu savunacaktır. Ama ben bir okur olarak çok çok kötü bir öyküyü dergide okuyorsam asla yazarına suç atmam, dergi yönetimine savururum laflarımı. Burada şunu sormak hakkınız: “İyi de neye ve kime göre kötü oluyor bir öykü?” Hiç telaşlanmayın iyi bir öykü okuru, iyi öykünün de kötü öykünün de hakkını hemencecik verir.

Öykü dergiciliği sadece öykü, söyleşi ve çeviri metinler yayımlamaz. Günümüz öyküsüne eleştirel bir şeyler söyler, buna ortam hazırlamak adına öncülük yapar. Bir dergi eleştirel anlamda “öykü” üzerine hiçbir şey söylemiyorsa lütfen o dergiyi çöpe atın ve dergi yönetiminden paranızı isteyin!

Dergiler, bir yazarın ilk kez okur karşısına çıktığı yerdir. Bu, hem yazar hem de dergi için müthiş bir duygudur. Okur, bunun heyecanını yaşamak için bile alabilir bir dergiyi. Benim için de çok önemlidir buna tanıklık etmek. İlk öyküsü yayımlanan bir yazar için “ben bunu takip ederim, çok iyi” demek ne güzeldir.

Dergiler size cevap vermek zorundadır, ama sizin öykünüzü/yazınızı yayımlamak zorunda değildir. Hiçbir dergi bir öykü/yazı için “kötü” deme hakkına sahip değildir. “Evet” denilmesi nasıl mümkün ve doğal ise, “hayır” denilmesi de mümkün ve doğaldır. Dergiler, yaptıkları soruşturma ve dosyalarla hem geçmiş öykü dönemlerini hem de günümüz öykücülüğüne ışık tutabilirler. Okurlar için çoğu konuda rehberlik görevi üstlenebilirler. Dosya ve soruşturma her zaman okur için caziptir.

Öykü dergilerinin günümüz öyküsüne etkileri meselesinde nitelikli öykü yönünden bakarsak hemen belli olacak bir iş değildir ama okurlar takip ederek bunu rahatlıkla görebilir. Yani beğendiğiniz bir kitaptaki öyküler hangi dergilerde yayımlanmış diye bakabilirsiniz. Yapılan söyleşilerin içeriğine eleştirel gözle bakın. Söyleşi size yazarın yazın dünyasını ve kitabındaki satır aralarını aydınlatmada ne kadar yardımcı oluyor. Ve kitaplara ve yazarlara dair eleştirel bir okuma sunuyor mu? Belki de en önemli kısım burası. Yazı ile uğraşan her insanda ego vardır. Yaratma süreci dediğimiz şey her insanın kaldırabileceği bir süreç değildir. O yüzden özellikle dergi yöneticilerine düşen iş olgun ve dik duruşlu olmalarıdır. İşin ucunda öykünün geleceği varsa tüm insani ilişkiler ve duygular askıya alınmalı ve tek gaye iyi öykü ve eleştirel ortam olmalıdır.

Yakın zamanda kapanan öykü dergileri oldu. Hâlihazırda devam edenler de çok olmasa da varlar. Ama günümüz öyküsünün birkaç öykü dergisine daha ihtiyacı vardır. Tartışırız, severiz sevmeyiz o ayrı ama öykü dergilerinin sayısı artmalıdır. Çünkü bir şekilde yeni yazarların kalem oynatabilecekleri alan çoğalır ve çıkan yüzlerce kitabın bir vesile ile görünür olması sağlanır.

 

Öykü Eleştirisi

Yok. Keşke olsa.