Bir varmış düş çokmuş… Dünya, yedi krallıkta sallanan bir beşikken, zalimlerin kaderi her daim kazancı yüklenirmiş. Bu yedi krallıktan birinde karanlık ormanın eteklerinde bir küçük köy varmış. Ne sefalet bitermiş bu köyde ne de kış… Hitmun Krallığı’na bağlı yedi şehrin içler acısı hikâyeleri varmış.

Kral Zeil’in soğuk ve karanlık geçitlerinden şatosuna ulaşan sert bir rüzgâr bir gece vakti kralı rüyasında ziyaret etmiş. Kral Zeil aldığı canların, yediği hakların hesabını bir solukta ödemiş rüyasında. Bir türlü uyanamadığı rüyasından anımsayacağı, gümüş çiçekli bir saç tokası ve boynuna dolanan nefesini kesen simsiyah örgülü saçlar ve bir kılıcın ucunda duran boynuymuş. Bu kâbustan şatoyu inleten bir çığlıkla aymış. Zeil, günlerce gecelerce hasta yatağından kalkamamış. İçini bir ürperti sarıyor, korkudan yatağından çıkamıyormuş. Bir gün yedi krallığın büyücüsü Kao’yu çağırtmış şatosuna. “Kralım,” demiş Kao, “siz ki yücelerden yücesiniz, yedi krallıkta gölgenizden korkmayan yok. Lakin bu bir kehanet. Bir gün sizi bulacak olan ecelinizin sebebi ziyareti. Kral öfkelenmiş, deliye dönmüş lakin bir çare bulurum umuduyla sormuş: “Ne yapmak gerek Kao?” “Kralım bu sizi yedi yıl sonra yedinin zindanlarında karanlık ormanın derinliklerine çağıran bir kader, lakin bir çözümü var. Bu, yedi yıl sonra henüz on yedisinde olacak, siyah örgülü saçlı bir kadının elinden alınacak bir ecel düğümüdür. Şimdi bu küçük kızı bulup öldürtmeniz icap eder. Kral sert bir kahkaha patlatıp büyücüyü zindana attırtmış. Bir kadının ellerinden gelecek ecel krala inanılmaz gelmiş ve günlerini her zamanki gibi eğlenceyle geçirmeye başlamış. Çok değil yedi gece sonra kral aynı kâbusa uyanmış kan ter içinde. Can havliyle çağırtmış büyücüyü. Büyücü suskunluğunu korumuş, dinlemiş, dinlemiş ve demiş ki: “Karanlık ormanın eteklerinde yedi köy var kralım, küçük kız orada yaşıyor. On yaşındaki tüm kız çocuklarını öldürtün ve bu kehanet sona ersin.”

Kral yedi gün içinde en iyi savaşçılarından oluşan bir ordu hazırlatmış. Karanlık ormana doğru günlerce süren yolculuktan sonra Zeil ordusu durmadan dinlenmeden yol almış, önlerine çıkan her canlıyı katlederek hedeflerine ulaşmışlar. Yedi ayrı köyde ateşler yakıp katliamlar yapmışlar. Çoğunu parayla satın aldıkları tüm kız çocuklarını eski bir eve toplamış, evi ateşe vermişler. Günlerce durmamış yangın. Yangın dumana teslim ederken acısını, bulutlar günlerce ağlamış. Askerler şaraplar içip şarkılar söylemişler bilmeden sonlarını. Soludukları duman ömürleri boyunca kan kusturacakmış onları. Tüm bunlar yaşanırken küçücük bir kız çocuğu karanlık ormana doğru can havliyle tırmanıyormuş. Yangın esnasında ortalık dumandan koyu bir sessizliğe büründüğünde cılız bedeni sendeleyerek doğrulmuş. Bir tahta parçasıyla camı kırıp kaçmış. Kaçmış kaçmasına lakin bu vakte kadar karanlık ormandan sağ çıkan hiç olmamış. Daphny uzun örgülü siyah saçları ve kara gözleriyle cesurca adımlamış ormanı. Yürümüş, yürümüş, yürümüş… Yedi gün hiç gün aymayınca umutsuzluktan, yorgunluktan ve açlıktan bitap düşmüş. Bembeyaz kayaya benzer bir taşın üzerinde uykuya dalmış. Daphny rüyasında ateşin ortasında yanmadan yürüdüğünü görmüş, kocaman dev yaratıkların üzerinde göğe yükseldiğini… Şaşkınca uyandığında düş ile gerçeğin tam ortasında kaldığını görmüş. Dev bir ejderha öfkeyle ona doğru ateş saçıyormuş. Daphny korkunç sesler duymuş ormanın derinliklerinden, kulaklarını tıkamış önce. Altındaki taşın hareket ettiğini fark edince korkuyla sıçramış üzerinden. Meğer o taş sandığı bir ejderha yumurtasıymış. Yumurta açılmış, içinden küçük bir yavru çıkmış. Yavrunun boynuna yumurtadan bir parça iplikçik sıvı dolanmış, hayvan bir türlü kurtulamıyor, acıyla inliyormuş. Bu esnada anne ejderha bir şey yapamıyor, feryatla bağırıyormuş. Kız, yanındaki defne ağacından bir dal kopartıp ipliği kesmiş ve yavru kurtulmuş. O günden sonra Daphny ejderhalarla yaşamaya başlamış. Ateşlerin arasından geçiyor, ejderhaların sırtında göğe âdeta merdiven doluyormuş. Hep merak eder dururmuş onların bu öfkesinin sebebini. Bir gün en yakın arkadaşı yavru ejderha Akis’le ormanın derinliklerinde gezinirken Akis’in telaşla uçarken sendelediğine ve bağırdığına şahit olmuş. Onu sakinleştirmeye çalışmış ama Akis bir türlü kendini kontrol edemiyormuş. Sonra ona bir gün göstermiş. Kızı aynı bölgeye getirip yüce bir kayanın arkasında nöbete durmuş. Saatler sonra Kral Zeil’in askerlerinin ejderha yumurtalarını arabalara yükleyip götürmeye çalıştıklarını ve cılız olan yumurtaları kırıp attıklarını görmüş. Niçin insanların ormandan çıkamadıklarını o anda anlamış. Yüzyıllardır demiş Akis, “Bizi öldürüyorlar, binlercemizi esir alıp savaşlarda kullanıyorlar. Ama artık onlarla savaşıyoruz. Bu yüzden öfkeliyiz.”

 

“Ben de istiyorum.” demiş Daphny. “Bana savaşmayı öğret!”

Akis onu bunun üzerine bilge ağaç Saena’ya götürmüş. Daphny onu görünce âdeta büyülenmiş.

Kadının gövdesi öylesine güçlü ve güzelmiş ki sesi âdeta büyüleyen, şifa veren, var eden bir nefesmiş.

Saena kökleri kilometrelerce derinlerde bereketli bilge bir ağaçmış. Yosun taçların sarmaladığı, dallarındaki saç örgüleriyle orman kokan bir kadını andırıyormuş. Dapnhy günlerini ejderhalarla, gecelerini Seana’nın altın gövdesinde geçiriyormuş, bilgelik ve cesaret kazanıyormuş. Saniyeler yıllara değiyorken gece günden hesabını istiyormuş. Kral Zeil ise günlerini kaygısız eğlence ve zalimlikleriyle geçiriyormuş. On yedisine tam yedi gün kala Dapnhy Seana’nın altın gövdesinde uyuduğu uykudan ormanda sıradan bir defne ağacının dibinde uyanmış. Önce dehşete kapılmış lakin sonra Seana’yı anımsayıp rahatlamış. Bir vakit yürümüş, yürümüş, yürümüş… Ne ejderhaları bulabilmiş ne de Seana’yı. O vakit anlamış zamanın geldiğini, anlamış ki kendine kendinden başkası yardım edemez. Hava karamaya yakın bir çare, bir çıkış aramış. Bir mağaradan bir ses işitmiş. Mağaraya geldiğinde bir de bakmış kocaman, dev bir beyaz yılan, korkusunu dinlemeden ilerlemiş. Yılan onu mağaranın derinliğine çekmiş ve bir su birikintisinde bir kayanın önünde nefis bir kılıç görmüş. Tam uzanırken yılan kıvrılıp tam karşısında dikilmiş. İzin ver demiş yılana, gözlerini kaçırmadan. Yılan yolundan çekilmiş. Dapnhy kılıcı almış ve rüyalarında defalarca gördüğü yoldan aşağıya, köyüne doğru yol almış. Kalbinde evinden ayrılmanın hüznüyle ilerlemiş. Günlerce gecelerce yol gitmiş. Yağmur suları içmiş. Ormanın ona sunduklarını yemiş. Onu görenler vahşiliğini ve cesaretini seziyormuş. Kimse ona yaklaşmaya cesaret edemiyormuş. Kral Zeil’in şehrine geldiği gece haber krala çoktan ulaşmış. Kral belli etmese de dehşete kapılmış ve en zalim savaşçıları Dapnhy’nin üzerine salmış. Dapnhy şaşırtıcı bir şekilde şatonun önüne herkesin korku dolu bakışlarının önünde cesurca yürümüş. Yakalandığında sırtında eski bir çaputa bağlı kılıcı ve örgülü saçlarıyla ışıldıyormuş. Kral onu huzuruna alıp gözlerine bakmaktan öyle korkmuş ki sabah tan vaktinde kendi kılıcıyla kızın başını alacağını duyurtmuş. Kılıcı baş ucuna koymuş kral. Dapnhy zindandayken bir ses duymuş. Küçük bir kuş iki anahtar fırlatmış ona parmaklıklar arasından. Kız anlamış ve hemen anahtarları alıp biriyle zindandan çıkmış. Kralın odasının önünde uyuyan askerleri görünce anlamış bunun tuzak olduğunu. Ayakları onu en üst kattaki odaya çıkartmış. Anahtar ışıldamış, kapı açılmış. Kral uykusunda yakalanmış Dapnhy’ye. Kalk demiş Dapnhy’e, zamanı geldi. Kılıcı çekmiş. Kral titreyerek uyanmış. Yapma demiş Kral, “sana altınlar verir hazinelere boğarım, hem ne ister bir kadın, seni prenses yaparım.”

“Hayatımı istiyorum!” demiş Daphny. “Savaşmak istiyorum, çek kılıcını”. Zeil ancak korkaklara yakışır şekilde hızlıca davranmış kılıcına.

Karanlık ormandan yedi krallığa akan bir efsane bu. Derler ki Daphny bir ejderhanın sırtında sonsuzlukta hâlâ.

Yedi zamanının birinde savaşçı bir kadın bilgeliğe ermiş, yedilerin zindanınından nefesini sonsuzluğa vermiş.

O gün bu gündür Seana altın gövdesinden emzirmiş dünyanın nankör çocuklarını.