hapishane edebiyatı

I.

“Hapishane edebiyatı” tartışmaya açık bir kavramdır. Hapishane üzerine ya da hapishanelerde yaşananlar konulu yazılar için belki kullanılabilir. Ancak hapishanede yazılanların çoğu ya da şöyle söylemek daha doğru olur: Hapishanede yazanların ele aldığı konular, içerikler genelde hayata dairdir. Hayatın hem somut hem de soyut hallerine ilişkindir.[1] Nostaljiden ütopyaya, reelden sürreale yelpaze geniştir. Hayat ile hayal arasındaki salıncakta bazen birine bazen diğerine ağırlık verilse de çoğunlukla ikisi arasında gidip gelen bir sarkaçta yazılar hayat bulur.

Yaratıcılığın her zaman zorlu koşullarda daha güçlü biçimde ortaya çıktığı tecrübeyle ayandır. Tek başına yetmese de bu bilinçle hareket etmek, emek ve çaba sarf edip her şeye dair söyleyeceklerini bina etmek doğru bir başlangıç noktası olabilir. Şartların kötülüğünden, koşulların berbatlığından, imkânsızlıklardan bahsedip hapishanede yazmanın mümkün olmadığını ya da yazının mekânla ilişkisini abartarak hapishanede yazmanın çok mucizevi bir şey olduğunu söylemek kanımca yazıyı aşırı derecede mekâna, şartlara bağlama sonucunu doğurur. Nasıl ki zorluklardan dem vurup üşengeçliğe, atalete yatmak ipe un sermekse mucizeler yaratılıyor denilerek abartmak da yazıyı-edebiyatı esas kaynağından, ontolojisinden uzaklaştırmaktır. Edebiyatın ontolojisi olur mu? Bilemem, tartışılabilir. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Yazının yurdu, mekânı yoktur. Yazı göçebedir. Yazı, bir olma, var olma halidir. Nerede olursan ol yazacaksın, yazmak istiyorsan mutlaka bir yolunu, yordamını, imkânını bulur yazarsın.

Hapishaneyi özgün kılan kısıtlılıktır. Bu nedenle normal yazma edimi için lazım olan birçok şeyin daha fazlası gereklidir içeride yazana. Avantajı ise zamanı en iyi biçimde ve olabildiğince geniş bir dilimde kullanabilme imkânıdır. Dışarıda hayat hızlı yaşanıyor, geç anlaşılıyor hatta çoğu zaman anlaşılmıyor. Duygu dediğimiz edebiyatın en temel dayanaklarından olan özelliğimiz belirsizleşiyor, hissettiklerimiz bulanıklaşıyor, sezgilerimiz köreliyor. Pragmatizmin ve hayat şartlarının katı yasaları sürekli aklı -aslında kurnazlığı, iş bilirliği, hilekârlığı vb.- önceleyerek yaşamımızı anlamsızlık derecesine indirgiyor. Bunalım dediğimiz şey aslında kişideki anlam yitiminden başka bir şey değildir. Anlam yitiminin de başladığı yer, kişinin kendine, yaşama yabancılaşma noktasıdır. Nedir yabancılaşma? Duyguda tükeniş, güdülerde çakılıp kalma, sıradanlaşma ve tatminsizlik. Hız her şeyi teslim alan modern bir tuzak gibi… Her yerde, âdeta ormanda avlanan avcının her yere döşediği kapanlar gibi, attığımız her adımda ya duygularımızı ya da hayat enerjimizi sağlayan bir özelliğimizi bu kapanlara kaptırıyoruz. İçeride ise zaman biraz daha farklı işliyor, “dışarıda gürül gürül akan bir dünya”dan ziyade kaplumbağa hızında ilerleyen zaman, düşünebilmeye fazlasıyla imkân sunduğu kadar duyguları da anlamlandırmaya imkân tanıyor. Hapishanedeki insan için en canlı şey dışarıdaki için en ölü olan şeydir. “Geçmiş”tir bu. Geçmiş sadece anılar kronolojisi değildir. Canlı, yeniden yaşanan, çözümlenen ve anlamlandırılan, aynı zamanda anda beliren, geleceğe bakmayı da sağlayan bir memba gibidir. Yine de yetersizdir, sadece geçmişin sularında dolaşmak nostaljik insana tekabül eder ki bu da yaşlılık psikoloji üretme riski ortaya çıkarır. Tersi olan geçmişi yüzeysel ele alıp aşırı derecede geleceğe angaje olmak da ütopyacılık ya da hayalcilik tarzında belirir. Hayal, yaratıcılığın, üretkenliğin ve yazmanın kalbidir. Kalem kendisine yol bulacaksa bedenin kesinlikle bu kalbin pompaladığı kana ihtiyacı vardır. Lakin doz tutturulmalı. Nasıl ki dozunda alınan bir ilaç iyileştirici bir etkiye sahipse fazlasının da zehir olduğu ve bünyeyi tükettiği bilinir.

Belki eksik bir tespit olabilir ama dışarıdakinin yaşadığını içeridekinin de yazdığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Hapishanenin insana hatırlattığı başka bir şeyden de bahsetmeden geçmeyelim. Belki klişe de olabilir fakat dışarıda iken kıymeti bilinmeyen birçok şeyin içeri alındıktan sonra fark edilmesi de yazıma etki eden belirgin unsurlardan biridir. Bunların en başında özgürlük gelir. Zamanla bir tutku halini alır. Bahsettiğim şey fiziki, bedensel kurtuluş, azatlık değildir. Zihnin ve ruhun, aklın ve yüreğin rafine olma, arınma ve toksinlerden kurtulma halidir. Moda tabirle söylersek detoks olmasıdır. Tam olmasa da yazınsal çalışmalar için beyni ve yüreği, bir “Tabula rasa” haline getirme işlevinden bahsedilemez.

Dışarıda olduğu gibi içerideki için de geçerli olan temel kıstaslar vardır. Yaratıcılık -bunun doğal ya da edinilmiş halleri fark etmez- gereklidir. Ancak yazın-edebiyat bir aşk işidir. Hem de çoğu zaman karşılıksız bir aşktır! Günlerini, gecelerini verirsin; emek, çaba, her şeyinle yüklenirsin; yıllar geçer elinde hayallerden başka bir şey yoktur. O nedenle zor bir iştir, herkesin gücü, nefesi, enerjisi, sabrı yetmez. Nitekim hapishaneye gelenlerin ya da hapishanede kalanların çoğu kalemin, defterin, yazının yurduna uğramıştır. Hatta “Bu ne ki ben de yapabilirim.” demiştir. Ancak tasavvuf ehli bir dervişin menziline, hakikatine varmak için yola çıkmasına benzer bu yolculuk. Bilinir dört makam, kırk kapısı vardır tasavvuf ehlinin amacına ulaşması için. Tarikat makamından marifete, oradan şeriate, nihayetinde hakikat makamına erişmek öyle kolay değildir. Çoğu kimse hakikat dergâhının eşiğine yüz sürmeden yüzgeri olur, bazıları daha ilk makamda yoldan döner, kimileri yolda düşer. Yazı işi de biraz böyledir. Yine içeride çoğu insan kalemi eline alır almaz başlar “şiirimsi”ler yazmaya, belki de bu nedenle ele ayağa düşer şiir; yazanı, okuyandan çok olan bir edebi edim olarak yerlerde sürünür. Oysa edebiyat türleri içinde en zor, en çok emek isteyen ve en yoğunlaştırılmış, derinleştirilmiş anlam küplerini içinde barındırır. Diğer türler için de emek, çaba ve uğraş başat faktörlerdir.

Kendine ait bir masa, ulaşabileceğin eser miktarda kaynak, bilgisayar, internet vb. olmasa da kalem ve kâğıt varsa yazı ehli de dervişane bir çaba sahibiyse aşk ile hakikat peşinde koşuyor ve kendi dilince, sesince, rengince ve tarzınca bunu ifade etmek istiyorsa mutlaka yazmanın bir yolunu bulur. Mekân ister küçük bir hücre ister yirmiden fazla kişinin kaldığı minik bir “oda” olsun fark etmez. Tabii hapishanede tek işimiz yazmak değil. Siyasi kimliklerimiz nedeniyle de burada tutuluyoruz. Bu nedenle de direniyor, baskı ve uygulamalara karşı da tutum sahibi oluyoruz. Birlikte yaşadığımız arkadaşlarımıza ve içinden geldiğimiz topluma karşı sorumluluklarımız da var. Toplumsallığımız en temel belirleyenimizdir. Ancak yazılanların yeterince değerlendirilmediğini, dışarıda gerektiği ilgiyi görmediğini bir eleştiri olarak da belirtebiliriz. Kısaca bir eserin ortaya çıkış koşullarını özetlersem: Önce konuyu belirliyorsun, sonra ön çalışma ve hazırlık süreci, araştırma-inceleme, tabii elde ne kaynak varsa, misal şu anda bulunduğum hapishanede kişi başına beş kitap veriliyor. Şimdi bununla ben nasıl bir çalışma yapabilirim ki? Devam edelim: Ardından defter temin ediyorsun, koşullar, zaman, imkânlar el verdikçe zaman ayarlayıp yazmaya başlıyorsun. Yazdın, bir aşamaya geldin, düzenli yapılan aramalar var, bir aramada “inceleyeceğiz” diye alınıyor, alınabiliyor; bazen ayları buluyor bu inceleme, artık sen o arada yazıdan soğursan, konudan koparsan o zaman emek boşuna gidiyor, her şeye rağmen bitirdin, bu kez düzeltmeyi kendin yapıyorsun, yanındaki birkaç arkadaşın fikrini alıyorsun, yazın benimki gibi kötü ve okunaksızsa mecburen yazdıklarını kendin okuyup başka birinin temize geçmesi gerekiyor, onu buluyor, ikna ediyorsun, günlerce süren bir maratonun ardından eser ortaya çıkıyor, tabii tüm süreç ayları, yılları bulabiliyor. Ardından dışarı yolluyorsun, komisyona takılmazsa gidiyor, takılırsa zaten emekler yine boşa gidiyor. Dışarıdaki süreç daha sancılı; dışarıda bilgisayara geçirecek birini bulmak zorundasın, sonra yayımlayacak yayınevi arayışı başlıyor, öyle kolay olmuyor hiçbiri, en sonunda yayımlansa da bu sefer kitabın dağıtımı, topluma ulaştırılması, tanıtımı vb. gerekiyor. Tüm bu süreçlerde iletişim araçlarından sadece mektubun kullanılıyor olması da ayrıca bir zorluk teşkil eder, yani kısaca özetlemeye çalıştığım bu sürecin her bir aşaması gerçekten de deveye hendek atlatmak gibi. Zaten aşkla yapmıyorsan bu edimi katlanamıyor, pes ediyorsun. Değilse her şeye rağmen kitabın yayımlandığında, eline aldığında kitabı, mutlu bir tebessüm yayılıyor dudaklarının kenarına. Daha önce de bir röportajımda söylemiştim. Devrimcilik zor zamanlarda güzel işler yapmak, iyi sonuçlar almaktır. Ödülümüz yüzümüze yansıyan tebessüm oluyor.

II.

Edebiyat tarihinde ilk roman olarak kabul edilen Don Kişot’un, Cervantes tarafından, borçları yüzünden hapise atıldıktan sonra, bu borçlarını kapatmak için yazıldığı rivayet edilir. Acaba hapishane edebiyatının köklerini buraya mı dayandırmak gerekiyor? Emin değilim. Belki ondan önce de hapishanede olduğu halde yazı yazan, edebiyatla ilgilenen insanlar olmuştur. Zaten bir edebi tür olan “mektup” en çok da hapishanelerde yazıldı. En nadide örnekleri hapishanelerden çıktı. Şarkı sözlerinden şiire, romandan kuramsal metinlere, mektuptan denemelere kadar… Öyleyse hapishanenin, mekân olarak edebiyat için bütün kısıtlılığına rağmen duygu, düşünce ve hayal gücü ile yaratıcılık anlamında yeterli imkânı sunduğunu söyleyebiliriz. Yaratıcılık zaten imkânsızlıklardan mümkün olanı, olasılıklardan olacak olanı ortaya çıkarma işidir.

Dünya edebiyatında olduğu kadar ülkemiz koşullarında da birçok ürünün, edebi eserin hapishaneye atılan muhalif yazarlar tarafından ortaya çıkarıldığını biliyoruz. Nâzım Hikmet’ten Sabahattin Ali’ye, Yaşar Kemal’den Ahmed Arif’e, Yılmaz Güney’den Musa Anter’e, listeyi uzattıkça uzatabiliriz. Şiirdeki gibi “demirden döşeği, taştan sedirleri…” olan ve edebiyatın yüz akı bu ustalar da hapishanelerde yazdılar. Nâzım Hikmet, hapis yatacaklara öğütlerini şiiriyle ifade etti. Ahmed Arif, “içerde dışarda nerede olursan ol” dedi ve “Ejderha olsan kâr etmez/iner yedi kol demiri yedi kapıya” diyerek ve birçok şiirinde içeriyi yansıttı. Yılmaz Güney en güzel senaryolarını içeride kurguladı. “Dışarda deli dalgalar/Gelir duvarları yalar…/Aldırma gönül” dedi Sabahattin Ali… Daha niceleri… “Mapushane içinde üç ağaç incir”i içeride yazdı Yaşar Kemal. Bu böyle sürdü geldi.

Nesilden nesile vesikası olmayan bir miras gibi toplumun sorunları, acıları ve dertleriyle hemhâl nice mücadele insanı hapishanelerden geçti. Geçerken de elbette en güzel izleri bıraktı. Mirasın sürdürücüleri bir zincirin halkaları gibi birbirine eklenegeldi. Bazı sürekler, bazı devamlar bir kural ya da bir hukukla değil gönülden gönüle akan bir nehirle birbirini izler. Bugün de aynı mirası sürdürmek, belki de daha güçlü ve etkili biçimde devam ettirmek, yaşamanın, direnmenin ve mücadelenin, toplumla olan bağın devamlılığını sağlamak için halen yazanlar, yazmayı devrimci bir edim olarak belleyenler var.

Yazılanların yeterince değerlendirilmediği, hak ettiği değeri görmediği, topluma seslerinin hakkınca ulaştırılmadığı bir gerçek. Bunun çok nedenleri sıralanabilir. Ancak yine de yazmaktan usanmak için bir neden olamaz. Evrende hiçbir ses kaybolmuyorsa hapiste yazılan ve hak ettiği değeri görmeyen yazılar da bir gün mutlaka topluma ulaşacak, dünya edebiyat tarihindeki yerini de alacaktır.

Hapishanede yazılanlar ya da yazanlar üzerine çok sınırlı çalışmalar yapıldı. Bazı duyarlı insanlar imkânları dahilinde köşelerine taşıdı, yazılarına köşelerinde, sitelerinde, dergilerinde yer verdi. Bu konuda uzun zamandır çaba harcayan ve çeşitli projelerle içerinin sesini dışarıya taşıyan Adil Okay ve “görülmüştür” ekibini anmadan geçemem. Resim ve şiir sergisiyle, yine yakın zamanda içeriden dışarıya karikatür sergileriyle çabalarını devamlı kıldı. Gönderdiğimiz mektupları, yazıları imkânlar dahilinde yayımladı, bazı dergilere ulaştırdı. Belki böylesi çabaları arttırmak, yaygınlaştırmak içeride üretilen eserleri dışarıda daha görünür kılabilir. Değerli ve anlamlıdır. Bazı duyarlı yayınevlerini, dergileri, kişileri, çevreleri de anmadan geçmek olmaz. Ancak içeride yazılan ve gerçekten kaliteli olan birçok eser halen de gizli veya açık bir ambargo veya engellemeyle karşılaşabiliyor. Oysa “çok satar” veya bazı çevreler tarafından şişirilerek piyasada isim yaptırılmaya çalışan kişi ve yazanlardan çok daha nitelikli olan hapishaneden yazan bazı insanların sesi duyulmuyor.

Bu durum aslında toplum içinde büyük bir kayıp. Bu sesler, bu yazılar bin bir emek ve tecrübe ürünü olduğu kadar hayata dair umut yüklü cümleleri de içinde barındırıyor. Unutulmaya yüz tutmuş onca duygu, his ve sezgiyi yeniden duyulur, hissedilir, yaşanılır kılabilecek nitelik taşıyor. Geçmişi canlı, anı anlamlı, geleceği umutlu kılacak anlam yüklü ifadeler var.

Hapishanede hayat var! Hayatın yanında hayal de var. Hayali hayatla buluşturma çabaları durmadan devam ediyor. Gözler açılır, kulaklar duyar, yürekler dokunur, diller çözülürse hapishaneden yükselen anlam, hayat ve umut dolu sesler de duyulur hale gelir. Bir toplumun özgürlük düzeyi öncelikle o toplumun kadınlarının özgürlük düzeyine sonra da o ülkedeki hapishanelerin doluluk oranına bağlıdır. Peki kadınlardan hele bir de içerideki yazan kadınlardan haberiniz var mı? Merak edip yazdıkları eserleri okudunuz mu? Peki bu kadar mahpusu olan bir ülkede özgürlük seviyesi nerelerde acaba diye sordunuz mu? Benimki bir duyarlılık çağrısı, o kadar.

Hapishanede yazanlara ilişkin son zamanlarda okuduğum Ayşegül Tözeren’in “Edebiyatta Eleştirinin Özeleştirisi” adlı eserinde hapishanede yazanlara ilişkin ayırdığı “Müebbet Edebiyat” bölümüne ilişkin de birkaç şey belirtip kapsamı hayli geniş ancak bu yazı itibariyle sınırlı ele aldığım “Hapishane Edebiyatı” adlı bu yazıyı tamamlamak istiyorum.

Öncelikle çalışmayı olumlu, önemli ve kıymetli bulduğumu ifade ederek başlayayım. Ancak dar, yüzeysel ve kapsamı sınırlı bir çalışma olduğunu ortaya koymalıyım. Sevgili Ayşegül Tözen, saptama ve analizlerini sadece birkaç isim ve onların eserleri üzerinden yapmış. Bu başlangıçtaki eksiklik “Müebbet Edebiyatçılar” ya da daha geniş bir ifadeyle içeride yazanlar bu birkaç isimden ve onların yazdıklarından ibaret değil, sınırlı da değil. Daha geniş bir araştırma ve farklı referanslara başvursaydı daha güçlü analizler yapma imkânını yakalayacaktı. Yelpaze onun ele aldığından daha geniş, renkli ve de nitelikli. Öne çıkmış isimlerin çalışmaları da dahil, birçok isim ve eserde ele alınabilir, içerideki renklilik, çeşitlilik, farklılık daha objektif yansıtılabilirdi. Eleştiri sınırlarını da yazanların söyledikleri üzerinden kurup eserlerine dönük daha çözümleyici olmaması, bazı konularda duygusal-naiflik göstermesi de belki eleştirilecek bir diğer konu olabilir. Bütün bunlara rağmen böyle bir çalışmada “hapishanede yazanlara” yer vermesi oldukça değerli ve anlamlı olmuştur.

Sonuç itibarıyla içeride ya da bilinen tabirle hapishanede kadınlı erkekli onlarca insan yazın işiyle uğraşmaktadır. Denilebilir ki son yıllarda yaşanan kültürel çalkalanma ve arayışlar içeride okuyan ve yazan insanlar için de farklı arayışlar içine girme düşüncesi uyandırdı. Hem uzun yıllara dayanan hapislikler -ki kendim de dahil yüzlerce insan yirmi altıncı yıllarını geride bıraktı- hem de yeni yazan insanlar ister istemez yazılanlarda da farklılık, nitelik ve derinlik özelliklerini öne çıkararak yazınsal çalışmalardaki sürekliliği devam ettiriyorlar. Hangi türden olursa olsun yazılanların öncelikle ciddi eleştirilere, değerlendirmelere, buna göre içeriden dışarıya, dışarıdan içeriye kurulacak farklı köprülerle ele alışlara ihtiyaç var. İçeride yazılan her şey niteliklidir demiyorum, bazıları sadece kültürel, eğitsel bir çabadır, kendini yetiştirmenin bir çabasıdır, kendini yetiştirmenin bir parçasıdır. Ancak bazı eserler gerçekten de nitelikli, özgün ve değerlidir. Umudumuz ve beklentimiz bunların dışarıda kıymetlendirilip değerlendirilmesi, yeterli ilgiyi görmesidir.

Zamana, hayata çentik atan, hayalleri en az geçmişleri kadar diri olan, yazdıklarıyla farklı ufuklar, geniş bakış açıları sunan, düşündüren, duygulandıran, eğlendiren birçok soruna kendince çözümler üreten hapishaneden yazanların seslerinin daha gür biçimde duyulması ümidiyle, sanat ve hayata dair çabaların ereğine ulaşması umuduyla… Kafka’nın tabiriyle bitirelim: “Yazmak bir çeşit ibadettir.” İster içeride ister dışarıda ol, sözün güçlü, kalemin etkili olsun.

[1] Ayrıca kuramsal, inceleme-araştırma tarzı yazıları da unutmamak gerekir.

*Bu yazı Yeniden Sanat ve Hayat, 46/15 Yaz 2019 sayısında yayımlanmıştır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz