Almanya’nın “Türkiye Ermeni soykırımı yapmıştır” kararının ardından hükümet cephesinden tekrarlanan, “işi tarihçilere bırakınız” yavuz hırsızlığına karşı, bir objektif edebi-siyasal okuma fırsatı sunuyor Ermeni kadın Zabel Yesayan’ın yazıları. Aktardıkları dünü yansıtmakla kalmıyor; bugünün iktidarlarının siyasetinin de ortaya çıkardığı operasyonlara da daha dikkatli bakmak gerektiğini anlatıyor.

Bazı kadınlar yaşadığı çağın izlerini, uzmanlık alanları ile geleceğe taşıyor ya da tam tersi; yaşananlar kadınları planlamadıkları alanlara yöneltiyor. Zabel Yesayan onlardan birisi, inatçı ve kararlı; tarihe onlarla çentik attı. İnsan güzeli: Tarihin en karanlık kuşağında insanlarına, halkına yardıma koşmaktan geri durmadı.

Bin sekiz yüz yetmişli yıllarda İstanbul’da doğmuş, üstelik de Ermeni kimliği ile tarih izdüşümünü sürdürmüş bir kadın ile “tanışmak” samanlıkta bulanan iğne mucizesi gibi. Kandan, katliamdan, soykırımdan geriye kalan bir kadın yazını okumak ise mucizeden öte…

Düşünsenize bir; resmi tarihin “ermeni çeteleri/dölleri” gibi saldırgan, kin kusan, erkek egemen dilinden ziyade bizzat o an’ların yaşayanı, edebi bir dille İstanbul’un yeşilini; Rum, Ermeni halini Adana’nın da İstanbul’dan sürülen Ermeni ve Rumlar ile yaratılan kızıl-kanlı kâbusunu anlatıyor. Kadın dilinden, kadın kaleminden…

Almanya’nın “Türkiye Ermeni soykırımı yapmıştır” kararının ardından hükümet cephesinden tekrarlanan, “işi tarihçilere bırakınız” yakınmaları daha doğrusu; işi bizim için manipülasyondan çekinmeyen tarihçiler(imiz)e bırakınız yavuz hırsızlığına karşı, bir objektif edebi-siyasal okuma fırsatı sunuyor Zabel Yesayan yazıları. Aktardıkları dünü yansıtmakla kalmıyor; bugünün iktidarlarının  siyasetinin de ortaya çıkardığı operasyonlara da daha dikkatli bakmak gerektiğini anlatıyor.

Zabel Yesayan, doğma büyüme İstanbullu. Doğum tarihi 1878. Kendinden önceki kuşağın da İstanbullu olduğunu düşünürsek, İstanbulluluk aidiyeti pek çok kuşatma, fetih, yıkım, ‘reform’ görmüş demek yerinde olur.

Zabel Yesayan

Yesayan, 16 yaşındayken (1894’de) edebiyat ve felsefe eğitimi görmek için Sorbone’a gitmiş. 1902’de ise doğup, büyüdüğü topraklara geri dönmüş. Dönmüş ve yazma eylemine başlamış. 17 yaşının hevesi ile dolu bir an da, dönemin önemli kadın yazarlarından olan Serpuhi Dussape’yi ziyaretinde, kadınların tarihler boyunca ikincil görüldüğü ve tarihin o anında da karabasan gibi kendini hissettiren uyarı ile karşılaşmış Zabelyan: “Bu yolda defne yapraklarından çok uçurumlar vardır. Bizim toplumumuz, bir kadının isim yapmasına izin verme konusunda henüz hazır değil. Bu engeli aşabilmek için ortalamanın çok üstüne çıkmak gerekli. Bir erkek ortalama bir yazar olabilir; ama bir kadın, olamaz.” Uyarıyı cebine koyan Zabelyan, takip eden yıllarda yerel ve ulusal gazetelerde yazılar (ki o yıllarda sadece İstanbul’da Ermenice yayın yapan 6 tane günlük, 8 tane de aylık gazete bulunuyor) öyküler, şiirler kaleme alıyor. 23 yaşında ikinci romanını tamamlıyor.

ERMENİLERİN RUMLARIN TÜRKLERİN İSTANBUL’U

Zabel Yesayan’ın yazındaki yeteneğini tarif edebilmek için, tarihin o anında çekilmesi mümkün olmayan yüzlerce İstanbul fotoğrafının renkli baskısını gerçekleştirebilmiş diye anlatmak mümkün. Çocukluğunun öykülendirilmiş anılarını topladığı Silahtar’ın Bahçeleri* kitabında İstanbul’un farklı cephelerinde yer alan halkları, olduğu gibi/yaşadığı gibi yansıtmış Yesayan. Bugün ki gibi olmayan temiz bir İstanbul’u Üsküdar’dan bakarak resmediyor mesela: “Boğaz, parlak mavi bir kurdeleydi sanki ve karşı yakadaki İstanbul’un silueti sabahları hafif bir pembe, gün boyu altın sarısı, akşamları da mavimsi bir sise gömülü, menevişli renkler içinde yumuşacık titreyen pırıltılarıyla şahane bir periler ülkesi gibiydi.”

Nüfusu bugün 500 bine yaklaşan Maltepe, Yesayan’ın gözünde harikalar diyarı: Marmara Denizi’nin Asya yakasında kuytu, asude bir koya bakan Maltepe, ılıman iklimi, beyaz kumsalları ve orta halli yaşamıyla kendi halinde bir Rum köyüydü… Bazı kutsal günlerde Ortodoks inanca sahip Rumların ve diğerlerinin -Rumelililer, Arnavutlar, Sırplar, Boşnaklar: Kadınlar, genç erkekler, bahçıvanlar, çiftçiler, şarap tüccarları, hepsi ulusal giysileri içinde- bir araya toplanıp dağ eteklerine ve uzaklardaki türbelere yaptıkları aile gezmelerini, danslarını ve kaval eşliğinde söyledikleri şarkıları düşünüyorum.”

Farklı dinlerin, mezheplerin törenlerinin sokaklardan taştığı İstanbul’u anlatmış Yesayan: “Rumların kutsal günlerinde çiçekler takmış adamlar geçit törenleri yaparlar, pagan şölenleri düzenlenirdi. Sonra Türklerin Şiî mezhebinden olanlarının korkutucu kutlamaları olurdu; kanlı gösteriler; göğsünü yumruklayan ve kaymış gözlerle “Ya Hasan, ya Hüseyin!” diye bağıran adamlar. Ramazan gecelerini de hatırlarım; gün ağarırken top atılışına kadar Türk mahallelerinden gelen davul zurna seslerini ve genç adamların sürüp giden huzursuz edici, korkutucu naralarını.”

Hamidiye Alayları

İstanbul her zaman temiz, her zaman çoğulcu kalmıyor elbet. Osmanlının iktidar krizleri en çok Rum ve Ermenilere yöneliyor: “Bir yeniçerinin yaltağınının keskinliğini denemek için gündüz gözüyle sokağın orta yerinde bir Hırıstiyanın kafasını uçurduğu çok görülmüştü.” diyor. Kadınlar içinse durum eve kapanmak anlamına geliyor: “Kiliseden eve dönerken Lusik ve akrabalarının karşılaştığı birkaç yeniçeri kıza saldırdılar ve yeşil desenleri olduğunu söyleyerek peçesini yırttılar; yeşil İslam’ın kutsal rengiydi ve bu yüzden gâvurlara yasaktı.” Yesayan’ın İstanbul’u tariflediği o çocukluk yıllarında Anadolu’da da durum iç açıcı değildi! Anadolu Ermenisi ve Alevilerinden oluşan 30 bini aşkın⁽¹⁾ kişi Osmanlı’nın Hamidiye Alayları tarafından katledilmekteydi (1894-96). Yesayan, birebir tanık olmadığı için Hamidiye katliamlarını ayrıntıları ile anlatmıyor fakat genç yaşına rağmen topraklarında yaşanan olaylardan da haberdar olduğunu kendisi gibi genç olan Türk arkadaşı Faize ile yaptıkları sohbetlerini  aktararak gösteriyor. Ona, “Amcan, Anadolu’daki Ermenilere yapılan kötü muamele hakkında ne düşünüyor?” diye sorduğunu ve verdiği yanıtla yakınlıklarının pekiştiğini anlatıyor.

İTTİHAT VE TERAKKİ İKTİDARI İSTİYOR: ADANA KATLİAMI

Yesayan, her ne kadar İstanbul’da entelektüel bir çevrede bulunarak “Hamidiye katliamını” yerinde inceleyememişse de 21 yaşına geldiğinde, yine Ermenileri hedef alan başka bir katliamın tanığı olmuştur: 1909 yılının Osmanlı İmparatorluğu’nda İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidardadır ve ulus-milliyetçi politika Adana ve çevresinde 30 binin üzerinde⁽²⁾ Ermenin katli ile sonuçlanır. (Katliam Emenice’de Ադանայի կոտորած (Adana Faciası) olarak anılmaktadır.

Katliam haberleri üzerine İstanbul Ermeni Patriği, siyaset ve sanat alanında tanınmış kişilerden oluşan bir heyetin Adana’ya giderek yerinde gözlem yapmasını ve Ermenilere yardım edilmesini ister. Ve Zabel Yesayan heyet içerisinde yer alan tek kadın olarak Adana’ya gider. Üç ay boyunca gördüğü bütün içler acısı durumları raporlaştırır. Geri döndüğünde, Yıkıntılar Arasında isimli kitabı yazar, şöyle bir bölüm vardır orada: “Başka bedbaht analar gördüm; evlatlarının çığlıklarını duymamak için onları kendi elleriyle boğmuşlardı gizlendikleri yerde. Felç olmuş kadınlar gördüm; duydukları acıları, ağızlarından dışarı sarkmış dilleri ile anlatamadıklarından sadece çırpınıp duruyorlardı. Başka insanlar gördüm; yaşadıkları acıyı unutmak yerine, sürekli o anları yaşıyorlardı. Birden fazla sevdiklerini yitirenler ise hangisine yanacaklarını, hangisinin arkasından saçlarını yolacaklarını şaşırmış, sanki teselliyi onları anlatmakta buluyorlardı: “… Sıra ile dizdiler oraya, yan yana… Ve vurdular, vurdular… Hepsi de şöyle bir sallandı ve yere düştü… Onlar babam, kocam, evlatlarımdı ve ben şimdi yalnızım, dünyada yapayalnız, onların çaresiz acıları bu kanı kurumuş yürekte. Bu viranelerde kalmış bir baykuştan başka bir şey değilim. Ah, ah!”

Adana Katliamı

Gördüklerini şöyle yorumluyor Yesayan: “Bu bir gün içinde yaşanan, bir yılda, bir yüzyılda yaşanmış olan tüm acıların özetiydi sanki… Sanki olağanüstü bir güç, bir ırkın çektiği tüm acıları birkaç kalp atışı ile yüreklerden dudaklara eriştiriyor, milletin ıstırap dolu kaderini herkesin benliğine bir daha silinmezcesine işliyordu…”

Yazar, Adana Katliamı ile birlikte İstanbul merkezli yaşanan iktidar değişikliğini de görmüştür ve kitabın ön sözünde ruhundaki yaralar ile bu değişiklikten bahsetmektedir: “Bir kez daha ırkımızın damarları açılmış ve bir kez daha kanımız, ufukta yeni doğan Hürriyet’in sevincini tatmadan, terimizle yeşeren ve bereketlenen toprakların üzerine akmıştı… Ancak Osmanlı aleminin üzerinde mutluluk bayrağı dalgalanırken yine de yaşlı gözlerimiz gülebildi ve ciğerlerimizi dağlayan üzüntünün ateşini söndürmek için, daha büyük bir şevk ve heyecanla Hürriyet ilkesine sarıldık. “Biz de kendi kurbanlarımızı verdik, bizim de kanlarımız bu kez Türk vatandaşlarımızın kanı ile birlikte aktı; inşallah bu sonuncusu olur.”

Zabel Yesayan’ın bahsettiği; baskıcı yöntemleri ile bilinen Abdülhamit’in İstibdat Devri devrinin, Jön Türkler (İttihat ve Terakki) tarafından darbe ile bitirilmiş olmasıdır. Yesayan bu süreçte Gayri Müslim ve Müslüman vatandaşların bir arada yaşayacağına olan inancını dile getirmiştir. Zira İttihat ve Terakki darbesi ile memlekete “Hürriyet” getirildiği propagandası yapılmıştır. Ancak bu iyimser inanç kısa sürede İttihat ve Terakki’nin “Yenilikçi-Batıcı” söyleminin sömürgeci, diktacı rejime dönüşmesi ile yerle bir olur.

Bugünlerde de sıkça işittiğimiz; “Devlette devamlılık esastır” sözü, o dönem İttihat ve Terakki içinde  de aynen uygulanır. Üretim ilişkilerinde yenilenmeye/devrime yönelmeyen İttihat ve Terakki ırk temeline dayalı milliyetçilik ile iktidarını perçinler. Aslında “memlekete gelen “Hürriyet” Osmanlı’nın kanlı geleneğinin devridir.

SAKINCALILAR LİSTESİNDE TEK KADIN

1915 Ermeni soykırımına giden süreç; daha önce Osmanlı ordusunun askere alma kanunlarına tabi tutulan Ermenilerin ellerinden silahlarının alınması ile başlıyor. Meşhur Amele Taburları bu dönemde oluşturulur: Ermeni erkeklere zulmedilir, ağır şartlarda çalıştırılır ve hatta mahûm edilirler. Baskı bununla sınırlı kalmaz, eş zamanlı olarak Ermeni siyasetçilere ve aydınlara yönelir. Bu aşamada ise 234 kişiden oluşan Sakıncalı Ermeni Entelektüeller Listesi oluşturulmuştur. İşte bu listede Zabel Yesayan’ın parladığını görürüz. Serpuhi Dussape’nin, o henüz 17 yaşında iken salık verdiği, “iyi bir yazar olmak için ortalamanın üstüne çıkmak gerekir” sözü devlet tarafından da “tescillenmiştir.” Yesayan o listedeki tek kadın entelektüeldir. Liste açığa çıkar çıkmaz baskınlar yapılır, tutuklamalar olur.

Zabel Yesayan, zorlu bir kaçışın sonunda Bulgaristan’a ulaşır. Yesayan’ın geride kalanlar için gösterdiği çabaları ise dönemin Ermeni şair ve yazarı Gostan Zaryan’ın tanıklıkları ile biliyoruz: “Türk hükümeti Ermenilerin çevresine bir kement dolamış ve şimdi onları hapse atıyor, sınır dışı ediyor. Hudutlara kilit üstüne kilit vurulmuş. Mektuplar yanıtsız kalıyor… Diyorlar ki aydınlarımızın tümü hapsedilmiş; diyorlar ki Kilikya civarında bir yerlere sürülmüşler; diyorlar ki bir çoğu çektiği çileye dayanamamış; diyorlar ki… / …Hanımefendi (Zabel Yesayan) bütün alçak gönüllülüğüyle, Bulgar başkentine bu ani gelişinin ulusal, hatta belki uluslararası önem taşıyan bir olay olduğuna tüm kalbiyle inanıyor. Edebi ününün mucizeler yaratacağı gibi bir izlenime kapılmış. O kadar ki, kararsız Bulgaristan bile artık gelecekteki dış politikasına karar verebilir. Ne olursa olsun, yerel günlük gazeteler onun tırmalayıcı beyanatlarını ve silahlanma çağrılarını harfi harfine yayınlamak zorundalar.”

Zaryan, Yesayan’ın birebir görüşmelerinde ise Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaksutyun) kurucusu Kristapor Mikaelyan’dan örnek verdiğini anlatıyor: “Ünlü kadın yazar… ‘Konuşmanın yararı yok. Eyleme geçmeliyiz’ diyor. İçini çekiyor ve özveride bulunma ruhundan söz açıyor. Devrimci geleneklerimiz, Kristapor örneği, Taşnaksutyun Taşnaksutyun, Taşnaksutyun!”

İşte burada Zabel Yesayan’ın, 1909’yılında İttihat ve Terakki propagandası ile yutturulmak istenen “Hürriyet” palavraları karşısında söylediği; Gayri Müslim ve Müslüman vatandaşların bir arada yaşama fikri yıkılmıştır. Ermenilerin yaşadıkları acılar karşısında, Türklerden “katiller” diye söz edecektir artık.

TÜRKİYE TARİHİNİN TEK AZALAN NÜFUS SAYIMI

Yesayan’ın tanık olduğu katliamlar dizisini Osmanlı’nın resmi kayıtları da gösteriyor. Prof. Dr. Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası⁽⁴⁾ kitabında şöyle aktarıyor: 1906 sayımına göre, Türkiye’nin bugünkü sınırları içindeki nüfus, takriben 15 milyondu ve bu nüfusun yüzde 10’u Rum, yüzde 7’si Ermeni, yüzde 11’Musevi’ydi. Müslümanlar yüzde 80’in üstündeydi. 1914 ile 1924 arasında bu nüfusta önemli bir azalma olduğu gibi, nüfus bileşimi de ciddi bir değişikliğe uğradı. 1927 nüfus sayımına göre, Türkiye’deki nüfus 13.6 milyondu. Gayri Müslimler ise sadece yüzde 2.6 idi.

Başkaya, Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi⁽⁵⁾ kitabında ise farklı bir açıdan hesaplama yapıyor ve benzer bir sonuca ulaşıyor: Emperyalist savaş öncesinde Osmanlı ülkesinde yaşayan Ermeni nüfusla ilgili olarak, Osmanlı resmi kaynakları 1,3 milyon, Ermeni Kilisesi de 2,1 rakamını veriyor. Bu iki rakamın ortalamasından hareketle bir tahmin yapılırsa, en az 800 bin ile 1 milyon civarında insanın tehcir-katliam koşullarında öldürüldüğü, telef olduğu söylenebilir. Geriye kalanı sürgünden sağ kalabilenlerle sürgüne yollanmayan ve Rusya’ya kaçmayı başaranlar oluşturuyordu. Ortalama atılan rakamlara dayanan ‘gevşek’ tahmine göre bile kaçıp-kurtulabilenlerin toplam sayısının 600 binin üstüne çıkmadığı söylenebilir.”

Zabel Yesayan, o 600 binin bile üstüne çıkmayan sayıdaki Ermeni’den birisi. Hem Osmanlı’da hem de Cumhuriyet sonrası yaşanan katliamlara tanıklık etmiş ve olduğu gibi yazmış. Tahrip edilmemiş kalemi ile gerçekleri edebi bir dille bugüne taşıyor. Katliamlarla yüzleşemeyen bir memleket ortasında, bugün bir kez daha soykırım tartışmaları gündemin üst sıralarına yükseldi. Üstelik tartışma bugün son Kürt direnişinin şafağında yürütülüyor. Zabel Yesayan’ın 1909 yılındaki “birlikte yaşam” fikrini, yüzyılımızda Kürtler onca baskıya, şiddete rağmen bayraklaştırıyor. Yesayanların 1915’de yaşadığı duygusal, fiziksel ‘kopmayı’ bir kez daha yaşamamak için 1915’i doğru okumak ve yüzleşmekten kaçınmamak boynumuzun borcu. Bunun yanında; o gün Ermeni kardeşlerimizin katlinde birebir bıçak/silah kullanmasalar da sessizlikleri ile o suça ortak olan Türk ezilenlerinin onurunu, Kürt kardeşlerimizle dayanışarak/direnerek yükseltmek 2016’da yaşayanlar için ayrı bir mesele olmalı.

Kısacası 1909’da, 1915’de, 2016’ya da Zabel Yesayan’dan bakmakta fayda var. Zira fotoğraflar, katliam geleneğinin benzer bir şekilde sürdüğünü anlatıyor… Ayrıca merak edenler için, Zabel Yesayan soykırımdan sonra neler yaptı, yaşamda nasıl bir tutum sergiledi öğrenmek için bakınız: *Zabel Yesayan/ Silahtar’ın Bahçeleri (Belge Yayınları, Üçüncü Baskı, Eylül 2015)

 

⁽¹⁾ Doç. Dr. Edip Gölbaşı, (Simon Fraser Üniversitesi, Tarih Bölümü, Kanada), Agos Gazetesi, 1915’in Ayak Sesleri söyleşisi http://www.agos.com.tr/tr/yazi/7215/1915in-ayak-sesleri

⁽²⁾ Doç. Dr. Meltem Toksöz, (Boğaziçi Üniversitesi, Tarih Bölümü ) Agos Gazetesi 106. yıldönümünde Adana Katliamı’nın ardındaki gerçekler adlı söyleşi: http://www.agos.com.tr/tr/yazi/11235/106-yildonumunde-adana-katliaminin-ardindaki-gercekler

⁽⁴⁾ Prof. Dr. Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, Öteki Yayınları, 21. Bakı

⁽⁵⁾ Prof. Dr. Fikret Başkaya, Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Öteki Yayınları, 5. Baskı

Bu yazı, Sanat ve Hayat dergisinin Yaz 2016 sayısında yayınlanmıştır.